“Dergi Okuruyla Var Olur: Türkiye’de Kültür-Sanat Dergiciliğinin Zorlu Mücadelesi”
Çağla Tunç ♠
Türkiye’de kültür-sanat dergiciliği; ekonomik zorluklar, dağıtım sorunları ve dijitalleşmenin hızlandırdığı yüzeysel tüketim alışkanlıkları arasında varlığını sürdürmeye çalışan kırılgan bir alan hâline gelmiş durumda. Buna rağmen Berfin Bahar dergisi, 30 yılı aşkın süredir basılı olarak yayımlanarak hem bir direnç örneği hem de kültürel hafıza alanı olmayı sürdürüyor. Derginin sahibi ve genel yayın yönetmeni İsmet Arslan, dergiciliğin ancak okurla var olabileceğini vurgularken, dijital dünyanın hızına karşı basılı yayınların kalıcılığına dikkat çekiyor. Arslan’a göre dergiler yalnızca metinlerin yayımlandığı araçlar değil; farklı kuşaklardan yazarları buluşturan, düşünceyi derinleştiren ve zamanın ötesine kalıcı izler bırakan kültürel alanlar olarak varlığını sürdürmeye devam ediyor.
Türkiye’de kültür-sanat dergileri yalnızca içerik üretmekle kalmayıp aynı zamanda düşünsel bir iklim yaratma sorumluluğu da üstleniyor. Bu dergiler çoğu zaman ana akımın dışında kalan fikirlerin de görünürlüğünü sağlıyor. Özellikle uzun soluklu yayınlar bir tür kültürel hafıza oluşturuyor. Bu noktada dergicilik bireysel bir çabanın ötesinde kültürel bir duruş hâline geliyor. Sizin de yıllardır bu alanda aktif bir üretiminiz bulunuyor. Öncelikle sizi tanıyabilir miyiz, bu uzun soluklu yayıncılık ve dergicilik yolculuğunuz nasıl başladı?
Merhaba diyeyim öncelikle. Bizim Berfin Bahar Dergisi 30-31 yıllık bir dergi. En son 337. sayısı çıktı. Aylık kültür, sanat ve edebiyat dergisi. Tabii kültür olunca birçok şeyi kapsıyor. Basılı olarak yayınlanıyor. Tabii zorlukları var. Derginin aynı zamanda şirket olarak sahibiyim hem de genel yayın yönetmeniyim. Kültürel boyut derken yani Türkiye olsun dünya olsun kültürel ve sanatsal olarak biraz günceli de yakalamaya çalışarak bir yayın yapmaya çalışıyoruz.
Türkiye’de dergicilik özellikle ekonomik koşullar, dağıtım problemleri ve azalan okur alışkanlıkları nedeniyle zor bir dönemden geçiyor. Birçok dergi kısa sürede kapanırken bazıları uzun yıllar varlığını sürdürebiliyor. Bu süreklilik çoğu zaman güçlü bir editoryal düzen ve inat gerektiriyor. Bağımsız yayıncılar için bu süreç daha da çetin olabiliyor. Sizce Türkiye’de bir derginin uzun ömürlü olmasının en kritik şartları nelerdir?
Bir dergi okuruyla var olur. Daha çok okuruyla var olur. Özellikle basılı olarak Türkiye’de yayınlanan dergiler gittikçe azalıyor. Süreli olarak mevsimlik dergiler var, 3 aylık dergiler var, 2 aylık dergiler var. Fakat aylık dergiler neredeyse toplasanız 7-8 dergiyi bulmuyor Türkiye çapında. Basılı olarak da okuma alışkanlığı da biraz değişti. Büyük bir düşme var. Tabii özellikle internetin ve sosyal medyanın büyük bir etkisi var bunda. İnsanlar kısa kısa şeylerle geçiştiriyor. O da bir kültür değil aslında, yani kültürel bir kazanım değil. Bu durum da dağıtmaya yansıyor, satışa yansıyor, okumaya yansıyor. Dergiler yer bulamıyor. Eskiden bayiliklere, tüm gazete dağıtımcılarına verilebiliyordu. O tür şeyler kalmadı. Şehirlerde bile, kitabevlerinde bile zar zor yer edinmeye çalışıyor dergiler. Dergilerin boyutu genellikle kitaplardan farklı olduğu için bazı kitabevleri bulundurmak bile istemiyorlar. Ona rağmen nasıl ayakta durabiliyoruz? Abone sistemi var yıllardır biraz daha köklü olduğumuz için. Ama tabii o da kurtarmıyor. Çünkü bunun yanında bir de kargo gideri, PTT gideri neredeyse bazen derginin fiyatını da aşan duruma gelebiliyor. Biraz inatla, direnmeyle burada aynı zamanda yayıncılık da yaptığımız için kitaptan gelen gelirle derginin masraflarını karşılamaya çalışıyoruz. Bu noktada kitabın getirisi daha yüksek oluyor. Ondan dolayı derginin finansmanını kitaptan gelen gelirlerle sağlıyoruz.
Uzun yıllar yayıncılık yapmış biri olarak Türkiye’de kültür-sanat ortamındaki değişimleri yakından gözlemleme fırsatınız oldu. Okur profili, yazarlık anlayışı ve yayıncılık biçimleri zaman içinde ciddi dönüşümler geçirdi. Bu değişim bazı alanlarda gelişim sağlarken bazı alanlarda da kayıplar yarattı. Özellikle dergicilik bu dönüşümden doğrudan etkilendi. Geçmişten bugüne baktığınızda sizi en çok şaşırtan değişim ne oldu?
Okuma alışkanlığında giderek kültürel olarak bir çoraklaşma yaşanıyor. Aslında sadece Türkiye’de değil dünyada da böyle. Tüm dünyada okuma oranı azalıyor. Bazıları diyor ki insanlar artık dijitalde okuyor, e-dergide, e-kitaplar okuyor. Öyle bir şey yok aslında. Tabi ki okuyanlar var. Özellikle genç kesim biraz oraya yöneldi ama yine de çok az. Tabi bu dergi kitaptan çok gazeteleri etkiledi. Günlük gazeteler bundan çok etkilendi. Eskiden 100.000 satan gazeteler neredeyse 10.000’lere kadar düştü. İnsanlar neden böyle tüketime geçiş yaptı? Çünkü içerikler kısa olduğu için o anlık bir habere bakıyor. Kısa kısa köşe yazarlarına bakıyor ve orada bitiyor. Ama dergi veya kitapta okuma eylemi öyle değil. Uzun bir makaleyi, araştırmayı, internet üzerinden derinlemesine okuyamazsınız. Çok zor. Bize de bilgisayar üzerinden veya sosyal medyadan gelen paylaşımlar veya yazılar oluyor. Uzun uzun yazılar, okumakta zorlanıyoruz. Ama 700-800 sayfalık bir kitabı veya bir dergide 20 sayfalık bir makaleyi okuyabiliyorsunuz. Dijitalleşme tabii her alandaki icraları başlangıçta korkuttu. Yıllar önce sinema dibe vurmuştu neredeyse. Herkes, ‘’sinema bitti’’ diyordu veya radyo için de. Ama sonra tekrar bir yükselme trendine girdi. İnsanların ekonomik durumları da söz konusu bu noktada. Bu da çok etkiliyor. Ama gözlemlediğimiz şey yaşlı kuşak hala okuyor. Yani onlar derinlemesine hem kitap okuyabiliyor hem dergi okuyabiliyor. Gençlerde de okuyan kesim var ama onu tam kestiremiyorsunuz. Genç kesim biraz daha dijitale yönelir ama bir kısmının elinde de metrolarda vs. kitap, dergi görebiliyoruz.
Günümüzde dijital medya içerik üretimini hızlandırırken derinlikli okumayı da zorlaştıran bir etki yaratabiliyor. Buna karşın basılı dergiler daha yavaş ve düşünmeye alan açan bir okuma deneyimi sunuyor. Bu iki farklı mecra arasında belirgin bir kültürel fark oluşmuş durumda. Okur alışkanlıkları da bu değişime paralel olarak dönüşüyor. Basılı kültür-sanat dergilerinin bu dönüşüm karşısındaki rolü sizce nasıl değişmeli?
Şimdi tabii basılı üretimin yanında dijital erişilebilirlik de olacak ama basılı yayın, basılı yayın organları, dergiler hiçbir zaman bitmez veya sona ermez. Neden? Şimdi dijitalde örneğin bir web sitesini açıyorsunuz. Orada bir makale yayınlanıyor. Diyelim kültür sanat ürünleri yayınlanıyor. Yarın öbür gün o web sitesi kapanınca ne oluyor? Ulaşamıyorsunuz, bitiyor. Ama bir basılı yayın organına 50 yıl sonra, 100 yıl sonra bile ulaşma olanağı vardır. Onun için yani bu hiçbir zaman kaybolacak bir şey değil. Tabi zorluklar olur, okunurluk azalır. Bir derginin okuru 1000’den 100’e bile düşebilir. Ama tek sayı bile üretseniz o tek sayı her zaman kalır. Yani en azından derleme müdürlüğünde her zaman bir kişide bile mevcut olur. Eskiden diyelim yüzyıllar önce nasıldı? İşte bir kitap yazılıyordu. Tek nüsha oluyordu. İnsanlar ondan yararlanıyordu. Var olan bir şey, somut bir şeydir. Ama dijital ortamda, tamam tüm insanlar görüyor ama kaybolup gidiyor. Bu fotoğrafta da öyle. Ben aynı zamanda fotoğrafçıyım. Örneğin yıllar önce çektiğim fotoğraflar, az çekmişim ama baskı olarak evimde arşivimde duruyor. Son dönemde dijital olarak çekiyorum, bulamıyorum. Çünkü onları arşivlemek de çok zor. Eskiden 10 tane çekiyordunuz. Şimdi yüzlerce çekiyorsunuz. Seçmek de zor, bir yerlerde kalıyor. Bir fotoğraf çekiliyor, bir kere paylaşılıyor, unutuluyor. Orada bitiyor. Yani bu tüketim toplumunun bir nesnesine dönüşüyor.
Edebiyat dergileri tarihsel olarak birçok önemli yazarın ortaya çıktığı bir zemin olmuştur. Bu dergiler genç kalemler için bir okul işlevi görürken aynı zamanda usta isimlerle bir diyalog kurma imkânı sunar. Dijitalleşme her başlık gibi bu başlıkta da önemli bir değişim sürecine ev sahipliği yapıyor. Bunun bir etkisi olarak günümüzde genç yazarlar daha çok dijital platformlara yöneliyor. Bu durum dergilerin bu işlevini yeniden tartışmaya açıyor. Bugünün genç yazarları için dergilerin hâlâ vazgeçilmez bir alan olduğunu düşünüyor musunuz?
Tabii tabii. Sadece dijitalde varlık göstermek çok yanlış bir şey, yanlış olarak görüyoruz. Bizim dergilerimize de yine çoğunlukla genç insanlar içerik gönderiyor. Şiir gönderiyor, öykü gönderiyor. Çünkü burada kalıcı. Bunun yanında örneğin bizim dergide genç kalemler, genç yetenekler, şairler yayınlanıyor. Ama öbür taraftan Fazıl Hüsnü Dağlarca da var, Mehmet Başaran da var. Bu kişiler Cumhuriyet’in en iyi şairlerinden, büyük şairlerinden. Yani burada ortak noktada buluşabiliyorlar. Yani dijitalde böyle bir ortam ve görünürlük imkanı daha az. Gençlerin şansı daha az. Mesela dün eski sayıları, 20 yıl öncesinin, 25 yıl öncesinden bazı dergileri karıştırdık. Kimler yok ki? Örneğin Vedat Günyol, Tarık Dursun K., Fazıl Hüsnü Dağlarca. Burada yer almışlar. Onun için hiç adını duymadığım, belki bir iki ürün vermiş, daha sonra devam edememiş veya başka bir mecraya gitmiş genç yetenekler, şairler, öykücüler var. Onlarla ortak buluşma alanları olabiliyor. Basılı bu açıdan da gençler için çok önemli.
Edebiyat dergiciliği Türkiye’de önemli bir tarihi olan bir alan ve bu alanda çok sayıda dergi yayınlanıyor. Berfin Bahar dergisi gibi dergiler, edebiyat ve düşünce eksenli içerikleriyle popüler kültürün dışında bir alan açıyor. Günümüzde hızlı tüketilen içeriklerin yaygınlaşması bu tür dergileri daha da özel bir konuma taşıyor. Okurla kurulan ilişki de bu nedenle daha seçici ve derinlikli oluyor. Bu durum derginin kimliğini belirleyen önemli bir unsur hâline geliyor. Berfin Bahar’ın bugün kendisini konumlandırdığı yer nasıl tanımlanabilir?
Hem Berfin Bahar dergisinin hem yayınevinin genel çizgisi toplumcu ve aydınlanmacı bir çizgi. Toplumsal gerçekçilik temelinde bir yayın yapıyoruz. Kültür bazında ele aldığımızda da aydınlanma ağırlıklı bir duruş sergiliyor bu noktada. Emek kültürü var, emekçi kültürü var, emperyalist kültüre karşı da genel anlamda bir yayın duruşumuz ve çizgimiz var.
Reklam alımından büyük sermaye gruplarına bağlı dergilerle rekabete, basım ve dağıtım maliyetlerinden dergi satış fiyatına dergilerin bir yanı da ekonomiye bağlı. Kültür-sanat dergileri çoğu zaman piyasa kaygılarından uzak durmaya çalışırken ekonomik gerçekliklerle de yüzleşmek zorunda kalıyor. Bu durum içerik üretimi ile sürdürülebilirlik arasında bir denge kurmayı gerektiriyor. Özellikle bağımsız dergiler bu dengeyi sağlamakta zorlanabiliyor. Buna rağmen bazı yayınlar çizgisini korumayı başarıyor. Siz bu dengeyi kurarken hangi ilkelerden ödün vermemeye özen gösteriyorsunuz?
Daha çok okurumuza güvendiğimiz için kendi yayın evimizde, çizgimizin paralelinde olan yayınevlerinden ilan almaya çalışıyoruz. Onlara veriyoruz. O tür yerlerden ufak da olsa destek alabiliyoruz. Ama birinci önceliğimiz aboneler. Dergimizi adreslere gönderiyoruz posta veya kargoyla. Diğer dağıtım yolu olarak da belli başlı kitapçılara veriyoruz. Doğrudan çalıştığımız kitabevleri var. Onlara bırakıyoruz. Örneğin Mephisto, Remzi kitabevi, Ankara, Dost. Büyük dergi bulunduran kitap evlerinde de yer alıyor, satışı yapılıyor. Arada bir okurlarımız tarafından toplu alımlar da olabiliyor. Bu şekilde sürdürmeye çalışıyoruz.
Her dergi içerikte kullandığı tercihlere göre bir çizgiye, yayın politikasına sahip. Derginizde yer alan dosya konuları ve yazar seçimleri belirli bir düşünsel çerçeve oluşturuyor. Bu çerçeve yalnızca edebi değil aynı zamanda toplumsal ve kültürel bir bakış açısını da yansıtıyor. Okur, dergiyi okurken aslında bir dünya görüşüyle de karşılaşıyor. Bu durum editoryal tercihlerin önemini artırıyor. Bir sayının ruhunu oluştururken, içeriklerini kararlaştırırken nasıl bir düşünsel hat izliyorsunuz, nelere dikkat ediyorsunuz?
Dediğim gibi, bizim temel çizgimiz toplumcu ve aydınlanmacı. Ona göre bir içerik oluşturuyoruz. Dosya konularımızda buna göre bir yol izliyoruz, belirliyoruz. Ne olacak örneğin önümüzdeki sayı? Bir filozof olan El-Biruni’yi kapak yapacağız. Bu sayıda Mart’ta bizim yazarımız vardı. O da toplumcu bir yazardı, yaşamını yitirdi. Cazım Gürbüz’ü kapak yaptık. Öyle bir de tabii bazen güncelliği de gözeterek karar veriyoruz. Sabit değil her zaman içerikler. Bazen belli başlı yazarların, sanatçıların doğum günü veya anma dosyasını yapıyoruz. Örneğin, Mayıs’ta Heykeltraş Mehmet Aksoy’u kapak yapmayı düşünüyoruz. Herhangi birisi olarak bir içerik gönderildiğinde onu da dahil edebiliyoruz. Zaten bize gelen ürünlerin, yazarların çoğunu tanımıyoruz, bilmiyoruz. Derginin yapısını, çizgisini bildikleri için bize ürün gönderiyorlar. Öykü, şiir, deneme gibi… Dosya konusunda da örneğin bu konuyu kimler yazabilir diye düşünerek ona göre bir yazarı arıyoruz. Bize bu konuda içerik yazar mısınız diye. Dosyalarda genelde bu şekilde biz talep ediyoruz.
Gündemin çok hızlı değişiyor olması dergilerde yer verilen metinlerin güncelliği ve kalıcılığı arasındaki dengeyi etkiliyor. Kültür-sanat dergileri çoğu zaman hızlı gündemden uzak durarak daha kalıcı metinler üretmeyi hedefliyor. Bu yaklaşım dergileri güncel medyadan ayıran en önemli özelliklerden biri olarak öne çıkıyor. Ancak güncellikle bağ kurmayan yayınların okurla mesafesi de artabiliyor. Bu nedenle denge kurmak oldukça kritik hâle geliyor. Derginiz güncellikle kalıcılık arasında nasıl bir ilişki kuruyor?
Dergi haftalık, günlük veya 15 günlük olmadığı için, aylık dergilerde güncelliği yakalamak daha kolay olabiliyor. İçerik birikimi sağlanabiliyor ve çok detaylı olmayan genel günceli yakalayabiliyoruz. Aynı zamanda dergi aylık çıktığı için bizim haber etkinliklerimiz var. İşte kültürel etkinlikleri oralardan da takip ediyoruz. Gidiyoruz, katılım sağlıyoruz, oradaki işleri ve haberleri yakından takip ediyoruz. Çeşitli sergiler de oluyor. Stantlarımız mevcut oluyor. Hem bizim için bir tanıtım hem de güncelden haberdar olma fırsatı sunuyor. Bu sayede yani neredeyse 7-8 sayfa tamamen güncel olan haberlerden oluşuyor. Oradaki bir sergi için devam ediyor ya da açılacak/bitti diye haberlerini de yapıyoruz. Bu anlamda gazetecilik yönümüz de daha ağır basıyor.
Kültür-sanat dergiciliği çoğu zaman sabır, tutku ve direnç gerektiren bir alan olarak tanımlanıyor. Bu alana giren gençler hızlı sonuç almak yerine uzun vadeli bir üretim sürecine dahil oluyor. Ancak günümüz dünyasında bu tür sabır gerektiren alanlara ilgi giderek azalabiliyor. Buna rağmen hâlâ bu yolu seçen gençler bulunuyor. Bir yandan da dijital alan eskinin pek çok sorununu (baskı, dağıtım masrafları vb.) çözen bir platform sağlıyor. Bugünün koşullarında kültür-sanat dergiciliğine başlamak isteyen gençlere ne söylemek istersiniz?
Tabii dijital mecraları kullansınlar. Orası da tamamen açık hatta sınırsız da diyebilirim. Ama kalıcıdır basılı olan. Basılı dergiler, yayınlar daha da kalıcıdır. Bunlara dikkat versinler, bunlara ağırlık versinler. Kendi eserlerini, kendi ürünlerini 50 yıl sonra görebilmeleri için veya başkalarının görebilmesi için de basılı yayın organları çok önemlidir. İlk adım olarak ben yine basılı mecraları tercih etmelerini tavsiye ederim. Şimdi şöyle yapıyorlar, bazı şairler hem buraya gönderiyor, ondan sonra dijital mecrada da paylaşmaya çalışıyor kendi ürünlerini. Ama demek ki yine her şey burada kalıcı olabiliyor.