Senaryo Yazımından Festival Yönetimine: Bir Sinema Anlatıcısının Öyküsü
Burakcan Damga ♠
Suat Bey, öncelikle röportaj teklifimi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederim. Kültür-Sanat alanında farklı alanlarda çalışmalarınız olduğunuzu biliyoruz. Hem sanatsal üretim alanında çalışmalarınız var hem de bu alanlarda yönetim tecrübeleriniz var. Belediye, TRT, günlük gazete, televizyon programları, festivaller… Senaryo yazımı ve festivallere ilişkin sorularımdan önce bu başlıklarda yaptığınız çalışmalarınızla sizi okuyucularımıza tanıtmak isterim.
1980 yılında Erzurum’da doğdum. İlkokulu, ortaokulu ve liseyi Erzurum’da okudum. 2002’nin Ağustos ayında İstanbul’a geldim ve üniversiteyi dışarıdan okumaya başladım. Bir yandan bir GSM operatöründe çalışırken diğer yandan kültür ve sanat alanlarına yöneldim ve kendimi özellikle edebiyat alanında geliştirdim. İşten arta kalan zamanlarımı sinema üzerine düşünmeye ve yazmaya ayırıyordum. Zaman içinde sinema alanında kendime ilişkiler ağı kurmaya başladım. Yönetmenler, senaristler, oyuncular, film şirketleri işten arta kalan zamanımda benim tamamen kendimi yönelttiğim alanlar/kişiler olmaya başladılar. Fırsat buldukça oralara kaçıp sinema üzerine düşünmeye ve konuşmaya zaman ayırmaya çalıştım. Dolayısıyla sinema üzerine olan ilgim bir hobiden çıkıp bir meslek ihtiyacına dönüştü. O yıllarda ayrıca bir basım kurumunda metin yazarlığı yapıyordum. Ardından sinemacı arkadaşlarımla birlikte Film Arası diye bir sinema dergisi kurduk. Bu sayede bir yandan belediyede çalışıyordum, diğer yandan da dergime, sinemaya, film galalarına zaman ayırıyordum. Ve beş yıllık bir kamu çalışanı olarak kendimi tamamen sinemaya vermeye karar verdim ve belediye ile yollarımızı ayırmak zorunda kaldık. Benim için çok önemli bir dönüm noktası oldu ve bundan sonra hayatımdaki bütün amacımı, düşüncelerimi sinema yönüne aktardım. Artık sinema bir mesleğimdi, geleceğimdi, hayatımdı. Bunu tam da o yıllarda anlamış oldum. Bu yaklaşık olarak 2010’lara denk geliyordu.
2009–2010’lu yıllar sinemayı meslek olarak yapacağıma karar verdiğim yıllardı. Sonrasında Film Arası’nı yaptığımız yıllarda TRT Türk’ten bir program teklifi aldık ve orada Film Arası isminde haftalık bir sinema programı yapmaya başladık. Bunu dergi çıkardığımız ekiple beraber yaptık. Ben programı yapıp sunuyordum, ekibim de onun teknik kısmıyla ilgileniyordu. Ahmet Toklu, Okan Akgün başta olmak üzere çok kalabalık bir ekiptik ve onlar aynı zamanda sinema okullarından mezun arkadaşlardı. Hemen sonrasında da Yeni Şafak gazetesinden yazı teklifi aldım, sinema sayfası hazırlama teklifi ve orada yazmaya başladım. Burada beş yıl boyunca sinema yazarlığı serüvenim devam etti. Bütün bu süreçler sinema ile olan bağımı daha da güçlendirdi. Meslek olarak güçleniyordu, okuma, araştırma olarak da güçleniyordum. Bir yandan da zihinsel olarak güçleniyordum. Artık ben vakit geçtikçe sinemanın daha da derin kavramlarına inmeye başladım: kavramlara, tarihine, ideolojisine. O beni sevdi, ben de onu sevdim. Bu şekilde sinema artık gitgide büyük bir tutku hâline dönüyordu. Önce sevgi, sonra meslek, sonra da bir tutkuya dönüştü. Artık sinemasız düşünemez ve sinemasız yaşayamaz hâle geldim. O yıllarda sinemadaki profesyonel çalışma alanlarım da artmaya başladı. Bunlara festivalcilik de eklendi.
Ben artık bir eleştirmen değil, aynı zamanda bir sinemacı, bir festivalci olmuştum. Ve yine aynı ekiple 2017’de Malatya Film Festivali’ni devraldım. Yedincisiydi o zaman. 2017 ve 2018’de yaptık bu festivali. Arkadaşlarımızla ortaya koyduğumuz çalışma sayesinde iki yıl içinde festivale olan ilgi oldukça fazla artmaya başladı. Elbirliğiyle festivali çok yukarı bir noktaya taşıdık ve o festivali yaptıktan sonra ben Türkiye’de festivalcilik alanında tanınır biri hâline geldim. Ve üst üste Türkiye’nin değişik yerlerinde festivaller yaptım. Bir taraftan da yurt dışında Kültür Bakanlığı’nın ve Cumhurbaşkanlığına bağlı Yunus Emre Enstitüsü’nün danışmanlığını yaptım. TV Net televizyonunda “Sormasam Olmaz” isimli bir televizyon programı yapmaya başladım. Söyleşi tabanlı bir programdı ve 98 bölüm çektik. Ve ben bu 98 bölümde Türkiye’nin en önemli yönetmenlerini, oyuncularını, senaristlerini misafir etme şansı buldum. Bu sayede o insanlarla tanıştım, toplumun onların tanımadığı taraflarını tanımasını sağladım. Bunu yaptığım yıllarda da artık sinema sektöründe tanınan, herkese ulaşan, hem sinema yazarlığıyla hem de festivalci kimliğiyle öne çıkan birisi hâline dönüştüm. Fakat tam da bu yıllarda kendi kendime bir karar aldım. 20 yıllık sinema yazarlığının ve ardından festivalciliğin getirdiği bir yorgunluk neticesinde sektördeki ilgimi başka bir tarafa yönlendirmeye karar verdim ve uzun yıllardır istediğim yapımcılığı ve senaristliği tercih ettim. Son 3–4 yıldır da yapımcı ve senarist olarak sinemaya ilgimi sürdürüyorum.
Senaristlik dışında birkaç işle daha uğraştığınızı biliyorum. İsterseniz onlara da değinelim. Fakat ilk önce senaristlik ile başlayalım. İnsanlar senaryo yazımını günümüzde ulaşılamaz bir hayal olarak görüyor. Ulaşılamaz bu hayali başaran birisini gördüklerinde ise hayretle ona bakıyorlar ve “Nasıl yaptınız?” diye sorma gereksinimini duyuyorlar. Onların bu gereksinimini ben sizlere sorarak gidermek istiyorum. Sahiden, nasıl başladınız senaristliğe?
Bence ulaşılmaz olarak görmek çok yanlış. Hayatta hiçbir şeye ulaşılamaz olarak görmemeliyiz. Bence sevmek ve o işe ulaşmak için gereken çabayı sarf etmek, o işe ulaşmak için yapmamız gereken şeyler olarak düşünüyorum. Nasıl başladım? Aslında ben kendim hiç senarist olmayı hayal etmedim, istemedim. Çünkü benim bir edebiyatçı kimliğim var. Yayınlanmış öykü kitaplarım ve romanlarım var. Ben aslında senaristlikten önce bir anlatıcı olduğumu fark ettim. Anlatıcı olmak aslında senaryoyu da içine alan çok geniş bir kavram. Duygularını, düşüncelerini, gözlemlerini ve tanıklıklarını kendi kişisel süzgecinden geçirerek başka insanlara aktarma duygusu bence anlatmak. Dolayısıyla bu anlatıcılık, önce film eleştirmenliği üzerinden film anlatarak, duyguları tarif ederek gösterdi kendini. Ama zaman içerisinde bu tarafım tatmin olunca o uzun yıllardır eleştirdiğim, tartıştığım filmleri aslında kendim yapmak istediğime karar verdim.
Bunu fark ettiğimde de çok yabancılık hissetmedim çünkü ben anlatıcılığı zaten edebiyatta yapıyordum. Dolayısıyla anlatıcılığın bir formu olan senaryoyu tercih etmem çok yabancılık hissettiren bir şey olmadı bana. Yani bir odanın diğer odaya geçmek gibi bir durum oldu. Zaten aynı evin içindeydim. Fakat bir başka odasındaydım tabiri caizse. Dolayısıyla çok içimden gelerek senaryo yazmaya başladım. Aslında şunu söylemem gerekiyor Burak, ben senaryoyu son 3–4 yıldır yazıyor değilim. Bu uzun meslek hayatımın içerisinde ben senaryo yazarlığını bir takım ekiplere yardımda bulunarak; yapılarına, diyaloglarına bakarak yapıyordum. Zaten pek çok işte benim katkım var. Ama müstakil bir iş olarak yapmadım ben senaristliği. Arkadaşlarıma destek olmak için yapıyordum. Çünkü benim yazar kimliğime inanıyorlardı. Bu yüzden ben projelerin zaten hep içindeydim. Ama bir meslek olarak düşünmemiştim. Ta ki şu 5–6 yıl öncesine kadar.
İçimden bir ses anlatıcılığı sadece kâğıt üzerinde değil, perdede de yapma isteğini hissettirdi bana. Bundan sonra senarist olarak da anlatıcılığın o formunu yaşamak istiyordum. Bunu hissettim ve yazmaya başladım. Hiç yabancılık çekmedim ve şuna bütün benliğimle inanıyorum ki anlatacak bir şeyleri olan insanlar zaten bunu anlatmanın bir yolunu buluyorlar. Şarkı yazarak buluyorlar, roman yazarak buluyorlar, senaryo yazarak buluyorlar, öykü yazarak buluyorlar. Bunun değişik değişik formları var. Sadece insan olarak hissiyatla, kalple, yüreğinizle o formu bulmak bize kalıyor. Ona karar vermek orada yine bize kalıyor. O yüzden de ben senaristliği, yönetmenliği, yazarlığı hiç kimsenin ulaşamayacak alanlar olarak görmesini istemiyorum. Elimizi uzattığımız zaman yakalayamayacağımız hiçbir şey yok.
İnsanlar tükettikleri dizi ve filmlerde senaryolara genellikle hayran kalırlar. Ancak bu senaryoların yazılım aşamasında senaristlerin neler yaşadığını genelde bilmezler. Roman gibi edebi eserlerde yazının başı da sonu da büyük oranda sizdedir. Ama senaryo yazım süreci yazımından son aşamasına kadar pek çok kişinin dahil olabildiği bir süreç. Pek çok etmenin yazım aşamasında dikkate alınması gerekiyor. Her işin bir zorluğu olduğu gibi senaristliğin de olsa gerek. Peki sizce bu zorluklar nelerdir?
Ya bu o kadar geniş bir soru ki. Ama çok daraltarak cevap vermeye çalışayım. Bir kere bence zorlukları senaristler için ikiye ayırmak lazım. Birisi üretim aşamasındaki zorluklar, diğeri o üretimin teknik kısma entegre olduğu süreç. Yani işin profesyonel süreci. İlkinde sorun şu: gerçekten hangi öykü senaryo olmaya elverişli? Hangi iyi fikirden bir senaryo çıkabilir? Bu bir kere en baştaki sorun. İkincisi ise çok iyi bir hikâye bulduğunda bunu nasıl bir kurgu ile anlatabileceğin. Bu da ikinci önemli bir aşama. Üçüncüsü ise bütün bunları nasıl karakterlerle aktaracağın. Dolayısıyla ben senaristlerin bu yolculukları kendi iç aşamalarında epey yoğunlaşması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü üretimlerin ilk şekillendiği yerler senaristlerin zihinleri ve kalbi. Dolayısıyla buralarda bu üretimin sağlıklı bir şekilde gerçekleşmesi gerekiyor.
İlk önce yazdığım şeyden ben ikna olmalıyım ki ardından onu bir yönetmene, yapımcıya götürebileyim. Ardından da insanlara izletebileyim. Bazen günler, aylar hatta bazı senaristler için yıllar içinde zihin içindeki trafiği yaşamak düşüyor. Ve bu hakikaten bazen çok yorucu olabiliyor. Çünkü zihninizi esir alıyor bu düşünce ve siz hayatınızdaki en ufak rutinleri bile yapmakta zorlanıyorsunuz çünkü kafanız sürekli hikâyenizde. Bu çok hızlı şekillenen bir süreç olmadığı için uzadıkça sizin o aralarda harcadığınız eforunuz da artıyor. Mesela bir misafirliğe gittiğinizde o odanın dışında kendi hikâyeniz içinde kendinizi bulabilirsiniz. Kafanıza takılan bazı şeyleri aşamadan hayata adapte olamayabiliyorsunuz. Ben şahsen bunları yaşıyorum. Dolayısıyla işin o tarafları var.
İşin sektörel zorluklarına gelince o da bir senaryoyu çekecek yönetmen bulmak, yapımcı bulmak, bunlarla ilişkileri ve iletişimi sürdürebilmek, ilişkileri devam ettirdikten sonra senaryonun hayata geçiş sürecindeki zamanın sağlıklı geçebilmesi olabilir. Elbette uyarlamalar söz konusu olduğunda onun telif hakları, bununla ilgili insanlarla iletişimler, yasal mevzuatlar beraberinde çok kırgınlıklar, zorluklar, birtakım sıkışmışlıklar ve paradokslar barındıran bir süreç. O yüzden çok yorucu. Ben her iki anlamda da senaristlerin hassas, işlerini iyi yapmaya odaklı insanlarla buluşmaya odaklı hareket etmeleri gerektiğini düşünüyorum. Eğer bunu büyük ölçüde başarabilirlerse o sorunları daha az yaşayabilirler.
Az önceki soruda senaristliğin zorluklarından bahsettik. Ancak avantajlarından, senariste sağladığı tatminlerden bahsetmedik. Senarist olmak nasıl bir ruh halini beraberinde getiriyor?
Bir hikâyeyi metin üzerinde vücuda getirmek ve çok büyük maddi harcamaların yapılacağı projelerin ilk sürecini hazırlamak bir kere başlı başına çok büyük bir şey. Burada çok güçlü bir ruhsal tatminden bahsedebiliriz. Sanatla ilgilenen insanların en büyük arzusu, anlaşılma arzusu, duygularını paylaşabilme arzusu. Senaristlik bu bağlamda inanılmaz bir konfor alanı sağlıyor insana. Oturma odanızda, yatak odanızda, ne bileyim gittiğiniz herhangi bir seyahatte, otel odasında, bir mekânda yazdığınız bir metin bir ekip tarafından hayata geçiriliyor. Ve bazen onu hayata geçirebilmek için 300–400 kişi çalışıyor. Ve çok büyük paralar harcanıyor bunun için, çok büyük emekler harcanıyor. Çok büyüleyici değil mi yani? Yolun en başındaki adım olduğu için onun getirdiği bir karizması var.
Senaryo yazımında sizlerin de belirttiği üzere dikkat edilmesi gereken oldukça fazla şey var. Ancak bunların en başlangıç noktasında senaristlerin nereden yola çıktıkları var. Bugün çok önemli senaryolar yazmış kişilerin ilham kaynağı çoğunlukla bir yaşanmışlığa dayanıyor. Ancak bu noktada ben size de sormak istiyorum. Bir senarist bir senaryoyu yazacağı zaman ilham kaynağı neler olabilir?
En başta kalbi. Hislerimiz, duygularımız. Bunu neden söylüyorum? Senaristlerin yaşadığı olayları herkes yaşıyor ancak neden herkes senarist olmuyor? Şundan bence: Çünkü her insan yaşadığı ya da tanık olduğu olayları anlatma gereksinimi hissetmeyebilir. Veya anlatmak istese bile bunu başaramayabilir. Senaristler diğer insanlardan bu yönüyle ayrılır. Anlatma istekleri onları öne çıkarır. Anlatımda farklı yönler bulmaları onları özel kılıyor. Bu yüzden en büyük ilham hislerimiz oluyor. İkincisi tanıklıklarımız oluyor. Bazı olaylara tanıklıklarımız bizlere senaryo yazdırabilir. Bunu yeni kuşaklara aktarma konusunda bir senarist bir yolculuğa girebilir. Onu araştırdıktan sonra bunu insanlara aktarmak isteyebilir. Bu yüzden duyulabilen, görülebilen her şey senaristler için bir ilham kaynağı olabilir.
Birçok işte belirli aşamalar bulunur ve işleri ona göre yapar, düzenlersin. Mesela pasta yapımını ele alalım. Onu yapmanın belirli bir sırası, bir adabı vardır. Eğer o sıra şaşar ya da bir kısmı atlanırsa o pastanın yenmeyeceğini herkes bilir. Peki, aynı şeyi acaba senaryo yazımı için söyleyebilir miyiz, eğer söyleyebilirsek bize o aşamalardan bahsedebilir misiniz?
Çok güzel bir soru, tebrik ederim. Şöyle: Tabii ki senaryonun da belli başlı olmazsa olmaz şeyleri vardır. Ama burada pasta yapmaktan ayrılan şeyler var. Bir kere senaryolaştırılacak fikrin her senaristte yapım süresi farklı olabilir. Mesela söz gelimi ben herhangi bir cümleden bir senaryo yazabilirim, bazen bir fikirden de yazabilirim. Bu yüzden oluşum süreci kişiler için çok farklı olabilir. İkincisi senaristler bir fikri ya da bir olayı senaryo şekline gelene kadar da çok düşünebilirler. Mesela benim gibi insanlar kafalarındaki fikri kafalarında tamamen oluştuklarında senaryoya geçirirler. Ancak bazı arkadaşlar akıllarına bir fikir geldiği zaman masaya hemen otururlar ve geri kalan süreci masada geçirebilirler. Bunun dışında hangi fikrin ya da hangi olayın senaryolaşacağı ile ilgili de çok farklılıklar var. Yazı tarzıyla ilgili de çok farklılıklar var. Bazı senaristler kurguda iyi iken bazıları diyalogda güçlü olabiliyor. İyi senaristler ise hepsinde iyi oluyorlar. Ama çoğunlukla senaristler bazı noktalarda yoğunlaşıyor. Mesela bir filmi bir ekip yazabiliyor. Birisi sahnelere, birisi hikâyeye, birisi karakterlere yoğunlaşıyor. Dolayısıyla bu bakımdan da yazım farkları oluşabiliyor.
Günümüzde kültür sanat alanında çok çeşitli etkinlikler yapılıyor. Bunları farklı şekillerde sınıflandırmak mümkün. Mesela müzik adı altında olan etkinlikler, bir sanatçının adı altında yapılan konserler, yarışmalar ya da festivaller ilk aklıma gelenler. Bu gibi etkinliklerin görünen yüzünde pek çok kişi çalışıyor. Ama biliyoruz ki görünmeyen yüzünde de oldukça kalabalık bir çalışan grubu var. Organizatörlük de bu grubun içerisinde, bu grup için önemli bir meslek. Siz organizatörlüğü bir meslek olarak nasıl tanımlarsınız?
Bir kere şunu söylemek isterim: Kalabalık ekiplerle yapılan festival bir insana hayatı öğreten, sosyalleşmesini sağlayan bir şeydir ama bunun yanında bir o kadar da yoran bir şeydir. Ben festivalin kapanışını takip eden bir hafta içerisinde kendime gelmeye çalışıyorum. O stresi üzerimden atmaya çalışıyorum. Çünkü her festival sayısız soruna gebedir. Onu sorunsuz geçirmek editörün hayalidir ancak bu bazen yetersiz kalabilir. Mutlaka sorunlar yaşanır ve editör bunu en aza indirmenin yolunu arar. Ama bu çok yorucudur. Büyük ekiplerle çalışmak bir yandan rahattır ancak bir yandan da zordur. Rahatlatır çünkü herkesin bir sorumluluğu vardır ama o kalabalık ekipteki herkes bir insan. Hepsinin bir zaafı var ve bunlar ortaya çıkar. Ortaya çıktığında ise bu zaafların kontrol edilmesi gerekir. Bu bir yandan insan yönetimine giriyor. Bir yandan güzel filmler, etkinlikler yaparak festival yapmaya çalışıyorsunuz. Bir yandan da ekibinizi doğru yönlendirip o işin düzgün olması için çabalıyorsunuz. O yüzden ekiple iş yapmak çok yorucu. Yolumun kesişmesi ise sinema yazarlığı sürecinde oldu. O zamanlar sürekli galalara gidiyordum. Bir görev değişimi sırasında ise Malatya Film Festivali’ni devraldım ve festivalcilik ile bu şekilde tanıştım.
Belirli bir işte tecrübeye sahip insanlar, o işle ilgili anılara sahip oluyorlar. Bu anılarla o işlerini güzel bir şekilde hatırlıyorlar. Bunun tam tersi de olabiliyor tabii ki. Sonuçta herhangi bir şeyle alakalı hatırladığımız her şey güzel olmak zorunda değil. Son soru olarak, sizi çalıştığınız projelerde etkileyen, aklınızda yer eden, unutamadığınız bir anınızı paylaşır mısınız?
Malatya Film Festivali’ni yaptığımız 2017 yılında hayatımın en kritik anlarından birini yaşadım. Gece geç saatlerde bazı biletler ile ilgili şüphe duyduğum durumlar oldu. Konuyla ilgilenen arkadaşa sordum ve bunun tahmin ettiğimden çok büyük bir sorun olduğunu anladık. Gece saat 1’di, otelde lobide 8–10 arkadaş ertesi sabah davet ettiğimiz kişiler için 100–150 bileti yanlış kestiğimizi anladık. Ve bu konuklar arasında haberi olmayan, ertesi sabah havalimanına gidecek olan Türkiye’nin en önemli oyuncuları, yönetmenler ve yurt dışından iki Oscarlı misafirimiz vardı, aktarmayla gelecek. Hayatımda kendimi bu kadar çaresiz ve zorda hissettiğim çok az an vardır. Hemen ne yapabileceğimizi düşünmeye başladık. Biletlerden sorumlu arkadaşımız sinir krizi geçirdi, yarın bütün sitelerde haber olabileceğimiz bir skandalla karşı karşıyaydık. Hemen belediye başkanıyla görüşerek krizimizi çözdü. Bu da yaklaşık 2–3 saatimizi aldı. O saatler içinde yaşadığımız gerilimi hayatım boyunca unutmayacağım.