Yerebatan Sarnıcı Yenilenen Yüzüyle Ziyaretçilerini Bekliyor

Kesintisiz bin altı yüz yıl boyunca Roma, Bizans ve Osmanlı İmparatorluklarına başkentlik yapmış olan İstanbul, 1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin idari başkenti değil, kültürel, ekonomik ve demografik olarak en önemli kenti olarak geçmişinden kalan izler ve çağdaş oluşumların bir arada varlıklarını sürdürmeye çalıştığı bir yaşam alanı olarak varlığını sürdürmektedir. Düzensiz kentleşme ve aşırı nüfus artışı sonucunda geçmişi yüzlerce yıla dayanan pek çok eser yok olmuş, tahrip edilmiş ve işlevsiz hale gelmiştir. Binlerce yıla meydan okuyarak günümüze kadar kalabilen eserlerin doğanın tahribatına direnebilen sağlam taş yapılar olması şaşırtıcı değildir.

Bu eserler arasında zamanında birer dini mekân olarak inşa edilen, yıllar içinde farklı işlevler yüklenen yapılar önemli bir yer tutmaktadır. Örneğin Bizans İmparatoru 1.Justinianus tarafından inşa edilen Ayasofya kilisesi İstanbul’un 1453’de Osmanlılar tarafından fethedilmesinden sonra camiye dönüştürülmüş, Mimar Sinan tarafından binaya iki minare eklenmiştir. Daha sonra 1934 yılında Bakanlar Kurulu Kararnamesi ile müzeye dönüştürülmüş, 2020 yılına kadar müze olarak hizmet ettikten sonra tekrar cami statüsüne geçirilmiştir. Günümüzde müze olarak işlevini sürdüren dinsel mekanlara örnek olarak Aya İrini, Küçük Ayasofya, kiliseleri gösterilebilir.

Roma İmparatorluğu’ndan günümüze kalan, Sultanahmet’te Yerebatan Sarayı yanında yer alan Milyon Taşı’nın merkezi bir yönetim biçimine sahip olan Roma İmparatorluğuna bağlı şehirlerin başkente olan mesafesinin ölçümünde kullanılır. “Bütün yollar Roma’ya çıkar” deyiminin de buradan geldiği bilinir. Yüzyılların mirası olarak günümüze ulaşabilen en önemli eserler arasında kente su taşımak için inşa edilmiş olan su kemerleri önemli bir yer tutar. Su bir kentin tartışmasız temel ihtiyacı olduğu için İstanbul’da sadece Roma ve Bizans döneminde değil Osmanlı döneminde de su kemerleri inşa edilmiş, bunların bir kısmı yıkılmış olsa da büyük bölümü günümüze kadar ulaşabilmiştir. Bunlar arasında Roma İmparatoru 2. Contantius tarafından inşa ettirilen Bozdoğan Kemeri ile Mimar Sinan tarafından yapılan Eğri Kemer ve Maglova kemerleri sayılabilir. Suyu sadece taşımak değil, bir yerde biriktirerek uzun süreli kullanabilmek için yapılmış olan sarnıçlar da kentin önemli tarihi eserleri arasında yer almaktadır.

Bunlar arasında en bilinenleri Yerebatan Sarnıcı, Binbirdirek Sarnıcı ve Şerefiye Sarnıcıdır. Hem Bizans döneminde hem de Osmanlılar tarafından aktif olarak kullanılan Yerebatan Sarnıcı imparatorlukların ardından uzun yıllar kendi halinde işlevsiz bırakılmış, nem ve doğal koşullar nedeniyle yıpranmıştır. Özellikle içinde bulunan kolon ve kirişlerdeki erozyon, bir deprem bölgesi olan kent için tehlike arz etmeye başlayınca 1985 yılında onarıma alınarak 1987 yılında müze olarak hizmete açılmış ancak bu süreçte restorasyon çalışmaları da sürmüştür. Özellikle İBB Miras tarafından 2019-2022 yılları arasında gerçekleştirilen; sütunların çelik konstrüksiyonlarla kuvvetlendirilmesi, temizlik, ışıklandırma ve alan çalışmaları sırasında mekân içine yerleştirilen heykeller, sarnıca yüzyıllardır ev sahipliği yapan, efsaneye göre kendisine bakanı taşa çevirdiğine inanıldığı için ters olarak yerleştirilmiş olan Medusa başına eşlik ederler.

Haftanın her günü 9.00- 19.00 saatleri arasında açık olan çağdaş müzecilik anlayışı ile tasarlanmış Yerebatan Sarnıcı, İstanbul’da yerli ve yabancı turistlerin en fazla rağbet ettikleri tarihi mekanların başında geliyor. Şu sıralar görülmesi gereken yerler listelerinin de üst sıralarını işgal eden sarnıcı bence de mutlaka görmelisiniz.

Harika Gökhan İLK

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir